Connect with us

Makale

Çeşme Başı

-

on

Hani dünyanın bir merkezi vardırya! Mahallelerin merkezide çeşmelerdi.


İletişim araçlarının bugün ki kadar güçlü olmamasına rağmen, bugünkünden çok daha hızlı haberleşmenin olduğu yıllar. Yani çocukluğumuzun geçtiği 90’lı yıllar.

Mahallede ilk dışarıya çıkan, hemen iki elini yumru yapar ve arasında kalan boşluğa üflemeye başladığında o özel melodi parmaklarının arasından süzülüp çıkar ve tüm mahalleyi kaplayan o çağrı sesi toplanma vaktinin geldiğinin haberini salar. Her yaş grubunun ayrı bir çağrışma şekli vardır.

Hemen herkes ayakkabısının öteki tekini dışarda giymek kaydı ile hızla çeşme başına koşar. Çocukluğun, olmazsa olmazı mahalle, mahallenin olmazsa olmazı tatlı su çeşmeleridir.

Gençler toplanır gün genelinde yaşadıkları olayları bir bir anlatmaya başlayınca, mahallenin tüm çocukları gözlerini ve kulaklarını açarak büyük merakla ve sanki bir ders dinlercesine çıt çıkarmadan dinler abileri, bütün çocukların rol modelleridir mahallenin büyük abileri, döğüşler, kavgalar, arkadaşlık, dostluk, komşuluk her şeyin zirvesinin yaşandığı yıllarda tüm anlatımların ve paylaşımların yapıldığı tek yerdir çeşme başları tüm hayatın o çeşme başında geçer sanki mahalle maçından kan ter içinde döndüğünde cebince haçlık olmayan şimdi ki çocukların lüks restoranlara, marketlere, kafelere  girip yeme içme lükslerinin bulunmadığı yıllarda o çeşme koşmaktan kıpkırmızı olmuş, susuzluktan dudakları çatlamış o çocukları tıpkı birer gazoz tadında beklerdi.

Kana kana içilirdi o tatlı su, maçın zaferini o çeşme başında kutlardı çocuklar. Yazın sıcak günlerinde havuzlar, tatil köyleri, deniz kenarları bilmeyen Sivas çocukları ellerine bidonları, pet şişeleri geçirip içini o rahmet ve bereketle akan tatlı suyla doldurup su serpmeç oynayarak hem eğlenir hemde ferahlarlardı.

Her evin en az bir bidonu vardı. Tabi bu bidonlarda hepsi su bidonu değildi. Turşu bidonları Sıvı yağ bidonları kocaman kuyruklar eşliğinde, su sırası bekleyen komşuların muhabbet, sohbet ve hoş kahkahalarıyla çınlardı sokaklar, komşu evin babası çocuklara çeşme başında verirdi nasihatlerini, hele mübarek ramazan ayları daha bir neşeli olurdu o çeşme başları iftara yakın saatlerde herkes elinde bidonuyla koşardı çeşme başına iftara kadar vakit geçirilirdi.

Herkesin tek bir amacı vardı, iftarda ferah bir tatlı su içmek, akşamları bakkaldan gazete kağıdıyla yapılmış fişekler içine bir çay bardağı veya iki çay bardağı çekirdeği alan koşardı çeşme başına tüm gençler çocuklar çeşme başında toplanırdı. O çekirdek fişekleri elden ele dolaşır bir taraftan çekirdek çitlenirken, diğer taraftan muhabbet edilir kahkahalar havalarda uçuşurdu.

Tüm anneler evlerinde çocukları dışardayken içleri rahattı, bugün ki gibi çocuğumu dışarı oynamaya gönderirsem başına bir iş mi gelir, kaçıran mı olur veya başına kırk türlü kötülüklerden birimi gelir diye hayıflanmazlardı.

Çünkü mahalle tıpkı kapısı kilitli bir ev gibiydi, mahallenin içinde huzurlu ve güvendeydi tüm çocuklar. Yanlış bir hareket içerisine giren bir çocuk olursa onun cezasını çoktan vermiş olan bir mahallenin abisi veya büyüğü vardır.

Annen evde yoksa hiç önemli değil okuldan gelir çantanı komşunun evine atar komşu teyze hemen mutfaktan getirdiği ekmek arasını eline tutuşturur ve koşarsın çeşme başına, herkesin namusu da, malı da, mülkü de çocuğuda, mahallelinin birbirine emanettir.

Çeşme başları 90’lı yıllarda büyümüş çocuklar için özellikle vazgeçilmez, unutulmaz en büyük anılardan biridir.

Tüm bu özlemle, o dönemlerin mahalle ve komşuluk anlayışının yeniden bizlerde hayat bulmasını ümit ediyor ve çeşme başında buluşmak üzere diyorum…


Bu makale Gökhan Karaoğlu tarafından yazılmış ve gönderilmiştir.

Sponsorlu Reklam
Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Makale

Bizim Mahallenin Çocukları

-

-

Her geçen nesil bir sonraki nesile bizim zamanımızda der ve başlar. Özlüyor, arıyor ve anıyoruz…


Belki de duymak, görmek, hissetmek istiyor geçmişteki tatlı saf duyguları. Annelerin balkondan gelen o eşsiz nidaları… Babaların kendinden emin sert, bir o kadar da şefkat dolu bakışları. Mahallenin vazgeçilmezleri vardı akşam serinliklerinde, kaldırımda oturan teyzeler saklambaç oynayan çocuklar, devletler kurup, devletler yıkan ağır ağabeyler ve mahallelerde hiç sevilmeyen top oynayan çocuklar, çok duyardık mahallenin aksi, laf söz dinlemeyen, ama bir gün balkonda görmesek tedirgin olduğumuz ihtiyar tatlı teyzenin “ alın topunuzu da aşağı sokakta oynayın” diye serzenişini. Peki, ne değişti de bugün yanı başımızda oturan komşularımızı görmez, tanımaz olduk. Biz iken ne zaman ben olduk.

Aslında şimdi bunlar özlediğimiz anılar olarak aklımızda kalıp bizlere bir iç çektiriyor ama o zamanlarda mahallenin çocukları tarafından sevilmeyen büyükleriydiler.

Topumuzu kesen, bizi elinde kürekle kovalayan amcalar. Şimdi amcalar arasında bulsunlar o cıvıltıları, telefondan, bilgisayardan, tabletten başını kaldırıp insanların yüzüne gözlerinin içine bakmayan nesilden arayıp ta bulsunlar o büyüklere saygı dolu günleri, elinde poşetle giderken koşarak yardım eden çocukları bulsunlar hani o huzur vermeyen amcalar, teyzeler vardı ya işte oldu istedikleriniz diye haykırmak geliyor. Mutlu musunuz? İstediğiniz oldu işte, artık sokaklarda top koşturan bir nesil yok, artık mahalle aralarında eskisi gibi cıvıltılar yok bu muydu? İstediğiniz. Şimdi huzurlu musunuz? Demek geliyor insanın içinden, her şeyle mutlu olan çocuklardık biz, her oyunun ayrı bir mevsimi vardı. Cıncık (misket) mevsimi, topaç mevsimi, kızak mevsimi, sigara kağıdı mevsimi, her dönemin ayrı bir oyunu vardı.

Nasıl olurdu anlam veremezdik mevsim geçişlerinde ki oyun değişimlerini istemsizce uygulardık, bugün elimizde cıncık (misket) varsa, yarın topaç mevsimiyse elimizde topaçlarımız olurdu. Bugün ki çocuklar kadar bilinçli ve zeki değildik belki ama deyim yerinde ise organik büyüdük biz, ekmek arası doğal domatesle, komşunun evde yaptığı peynirle, bizim pizzamız, hamburgerimiz yoktu ama etli ekmeğimiz candı.

Çocukları leyleklerin getirdiğine inanan nesil bizdik işte, saftık ama aile, akraba, komşuluk bağlarını bilen saflardık. Kaldırım taşında cız oynayarak mutlu olmayı bilen, şeker pancarının köklerinden araba yapıp babasından durumu yok diye oyuncak istemeyen, kendi oyununu kendi üreten, okulda bir kalemi ortadan kırıp iki kalem, bir silgiyi ortadan koparıp iki silgi yaparak arkadaşıyla paylaşan, ama gönlünde kocaman sevgiler taşıyan saflardık.

Her şeyden ödün verir ama eğlencemizden ödün vermezdik, Rahmet ayı Ramazan çocukların belki de en mutlu olduğu aylardı. Yaramazlıkta da üstümüze yoktu. Teravih namazı kılınırken ayakkabıların tekini sağa diğerini sola atan, caminin içine torpil atan, sokaktaki kızların peşinden, kahkahalarla kız kovalayanları ateşleyen, tapa tabancasıyla ortalığı savaş alanına döndüren nesil vardı ya evet itiraf ediyoruz onlarda bizdik. Biz biz diyorum da siz kimsiniz? Diye merak edenler de olacaktır. Biz 90’lı yıllarda çocuk olan nesiliz.

Bu yazıyı okuyan 90’lı yılların çocukları şimdi çocuk sahibi oldular ve geçmişle şimdiki zamanın arasındaki farkları en iyi onlar anlıyordur. Bu yazı bizlere milat olsa ve herkes haftada bir gün dahi olsa mahallesinde ki çocukları toplayıp, oyunlarımızdan oynatsalar, arkadaşlık bağlarını, komşuluğu, kardeşliği, birbirini sahiplenmeyi aşılasalar, daha güzel bir nesil inşa etmiş olmak için bir adım atmış olmaz mıyız?


Bu makale Gökhan Karaoğlu tarafından yazılmış ve gönderilmiştir.

devamı
Advertisement

Facebook

ÇOK OKUNANLAR

Copyright © 2018 Gökhan Karaoğlu Kişisel Bloğu